5 Nisan 2016 Salı



Gallieno Ferri


21 Mart 1929 - 2 Nisan 2016 İtalya


Çocukluğumuzun yıldızlarından biri daha kaydı. Güle güle Ferri Amca, Kiki Manitu yoldaşın olsun...

12 Aralık 2014 Cuma

Alsancak'ın sakini, İzmir'in Beşiktaş'ı

Kişisel olarak siyah beyaz renklere olan aşkımı bilen bilir. Bu aşkla her ne kadar övünsem de gereksiz fanatizme gerek yok. Daha birkaç gün önce evde hanım sordu, “Baban Fenerbahçeli olsa Fenerbahçeli mi olurdun?” diye, “Herhalde” dedim. 3-4 yaşlarında bir çocuğun bu konuda kendi tercihini ortaya koyması zor. Şimdi “İyi ki Beşiktaşlı olmuşum” cümlesini her ortamda dile getirsem de temeli aslında “İyi ki babam Beşiktaşlı olmuş”a dayanıyor, kabul.

Bugün konumuz Beşiktaş değil, Altay. Sadece renktaşlıktan değil, Beşiktaş’la benzer duruşu, benzer
mütevazılığı, hatta belki benzer ezilmişlikleri, hor görülmüşlükleri nedeniyle hani ikinci takımımız demesek de (ikinci takım lafına katılmam pek) gönlümüzde ayrı bir yeri olan Altay. İzmir’in yüz yıllık çınarı Altay.

İstanbul’a kar yağmadan ülkeye kışın gelmediği bu coğrafyada, her konuda olduğu gibi futbolda da gündem İstanbul dışına çıkmıyor. İstanbul’dan kastımız da aslında önce Fenerbahçe ve Galatasaray, ardından da Beşiktaş’tan ibaret. Oysa ülkenin dört bir yanında bildiğimiz, bilmediğimiz, belki de bilip de bilmezden geldiğimiz, gözümüzü, kulağımızı kapadığımız ne hikâyeler var. O hikâyelerden biri de tabii ki Altay’a ait.

Altay bu sene 100 yaşına girdi. 100 yıl. Yazarken, söylerken bile tüyleri diken diken ediyor ama biraz sporun içindekiler hariç kimse haberdar olmadı bu doğum gününden çünkü Altay bir İstanbul takımı değil. Üstelik kendi şehrinde bile Karşıyaka ve Göztepe’den sonra anılıyor İzmir’in “Büyük Altay”ı.

Altay’ın 100. yılı nedeniyle bir kitap hazırlandı bu sene. Hazırlanma sürecinde, kendisine çektirilen zorluklar nedeniyle yazarının kafasındaki saçları siyahtan Altay renklerine döndüren bir kitap. Kitabın hazırlanma sürecinde kendisine destek yerine köstek olanlardan ettiği yakarışları sosyal medyada az çok dile getiren Orhan Berent üstâdımız, kitabın girişinde de benzer üzüntülerini dile getirince yaşananları az çok merak etmedim değil ama o işin magazinel boyutu. Hiç eveleyip gevelemeden giriş gelişmeyi geçerek sonuçta söyleyeceğimi baştan söylemek istiyorum: Muhteşem bir kitap olmuş. Sadece Altay için değil, Türkiye sporu için çok önemli bir kaynak var artık elimizde: “Alsancak’ın Sakini Altay”.

Türkiye ve İzmir tarihiyle birlikte irdelenen kitabı okurken sadece Altay’a değil, yakın dönem Türkiye tarihine de bakış atıyorsunuz ki böyle bir çalışmada olması gereken de buydu sanırım. Siyasetle, ekonomiyle, sosyolojiyle iç içe geçmiş sporun bunlardan bağımsız irdelenmesi de doğru olmazdı diye düşünüyorum.
Sadece Altaylı futbolcu ve yöneticilerle değil, İzmir’in diğer kulüplerinin önemli isimleriyle de görüşmüş Berent. Çok da iyi yapmış. Aynı hikâyenin farklı ağızlarda nasıl hayat bulduğunu önümüze seriyor bu sayede. Kararı da bize bırakıyor, hangisine inanmak isterseniz. Başlarda maç sonuçlarıyla çok fazla boğulmuş hissettim kendimi, bu kadar detaya ne gerek vardı dedim ama sonrasında düşününce evet bu Altay’ın tarihi, her şey olmalı diye düşünüyor insan. 50 yıl önce oynanan bir Altay – Altınordu maçında golleri kimin attığının ne önemi var? Evet çok önemi var. Farklı kaynaklarda yalan yanlış geçen bilgiler ilk kez eli yüzü düzgün, derli toplu bir kaynakla karşımıza sunuluyor, daha ne olsun?

Kişisel bir iki sıkıntımı dile getirmek isterim yine de. En çok trafik kazasının eve yaklaştıkça yapıldığı gerçeği gibi kitabın sonlarına doğru artan yazım hataları bu konuyu dert edinen biri olarak canımı sıkmadı değil. Düzeltmenler, hangi kitap olursa olsun üzerinde çalıştıkları kitap bir an önce bitsin istediğinden, kitapların sonlarına doğru sıkılır. Böyle zamanlarda yayınevinden çok büyük bir baskı yemiyorsa belki bir süre ara vermek, kafayı toplamak daha iyi oluyor. Bir diğer konu kitabın arka kapağını süsleyen ve içerde de kullanılan bir fotoğrafla ilgili. Kazanan rakibini maç sonu omzunda taşıyan futbolculara sahip bir kulüpten bahseden kitabın arkasında kullanılan fotoğraf Altaylı ve diğer İzmirli kulüplerin ortak bir eyleminde çekilmiş. Herkes kendi rengiyle meydanda. Fotoğrafa dikkatli bakıldığında açılan atkılardan birinde “Altay adamı g.tünden s.ker” yazdığını fark ediyorsunuz. Neresinden tutsanız elinizde kalıyor. Şu an yazarken bile sinirden gülüyorum. Bu söyleme dair bu sayfalarda çok yazdık ettik, oraya hiç girmiyorum, Türkiye gerçeği diyip geçerim ama konu Altay olunca daha fazla abes kaçıyor. Bütün kitap, bir spor kulübünün mülayimliği üzerine kurulmuşken, kitabın adında bile sakin sözcüğü geçiyorken…  

Sonuç cümlemi yukarılarda dile getirmiştim zaten. Altay’la ya da İzmir’le hiçbir ilgisi olmayan düz bir sporsever olarak bu kitabın elimden düşmemesini sağlayan yazarı Orhan Berent’e teşekkürlerimi sunarak bitirmek isterim. Yok saydığımız, görmezden geldiğimiz, Türkiye spor tarihinin en önemli kulüplerinden birini görmemizi sağladığı için.

Nice 100’lere Büyük Altay!         

28 Kasım 2014 Cuma

biz sende olmasak bile...

Bir vesile oldu, günlüğe yeniden bir merhaba demek istedim.

Gün... günler... haftalar geçti, aylar devindi, gündem durduğu yerde zaten durmuyor, hatta şu an siyaseten başka bir yere evrildi bile... Bu, bu zamana kadar hiç umurumda olmadığı için/gibi şimdi de orada değilim... Günü, o günün yaşanmışlığı ile üzerine düşünülmüşlüğü olarak ayrı değerlendirmeli. Olgusal çıkarım tüm yaşanmışlığı temize çeker.

Yıllardır benzer argümanlarla konuşuyoruz... Bu durum; örnekler, yaşanmışlıklar ve kavramlar üzerinden ortaklaşılan bir söylem kurmak gibi güzel bir yön taşımakla birlikte, yıllardır tekrarlandığı için duyulana duyarsızlaşmak gibi olumsuz bir durumu da içinde barındırıyor. Yaşanan ile akılda kalan, eğer akıldan geçtiyse artık aynı değildir. Aynı olana edebiyat diyorlar. 

sen bizdesin gene...

26 Eylül 2014 Cuma

Sergio Bonelli
(Milan, 2 Aralık 1932 – Monza, 26 Eylül 2011)
Ulu Manitu Gökyüzünün yeşil çayırlarında koştursun...

15 Ağustos 2014 Cuma

Feda?

Sen kıçını yırta yırta kazandığın günlük 100 lira cironu “feda” eder, dükkânını kapar, Süleyman Seba’nın
cenazesine gidersin; semtin göbeğindeki Kartal Yuvası’nda aynı gün tanesi 100 küsur liradan arkasında Seba yazan forma satar kulübün. İşte buna kapitalizm derler çocuğum.

Statta konuşma yapan kulüp başkanı Beşiktaşlılık duruşundan, onurdan, haysiyetten bahsederken, o tribünler, o başkanın lafını boşuna kesmez “Seba yapsana Seba yapsana, stadın adını Seba yapsana” diye. O tezahüratın açıklaması şudur: Laga lugayı kes, götün yiyorsa kulübün adını Seba koy. Sonra konuş”.

O ağzınızdan düşürmediğiniz Beşiktaşlılık duruşu içinizde biraz kaldıysa o stadın adını Süleyman Seba(*) koyun. Siz kulüp tüzüğü gereği Süleyman Seba’nın adını, sponsor adından önce geçirin, yani sadece kulüp yasalarına uyun, biz ona da razıyız. (Süleyman Seba Vodafone Stadı)   


(*) Süleyman Seba’dan önce birçok Beşiktaşlının gönlünden geçen, stadın adının Şeref Bey Stadı olması. Yıllardır da konuşulur. Bugün gündem Süleyman Seba diye onun adı anıldı ama Seba’ya kadar Şeref Bey var, Baba Hakkı var…    

20 Haziran 2014 Cuma

Hadis

Günün birinde Hz Vathi Kolpos yolda yürürken bir cami görür, caminin bahçesinde insanlar birbirleriyle sohbet ediyorlardır. Daha sonra ezan okunur, insanlar camiye girip namazlarını kılarlar. Namaz bittikten sonra işi olanlar işine gider, işi olmayanlar da cami bahçesinde sohbet etmeye devam eder. Ne güzel diye geçirir içinden Hz Vathi Kolpos, oradaki huzur çok hoşuna gider ve yüzünde bir tebessüm yoluna devam eder. Aradan zaman geçer ve bir gün Hz Vathi Kolpos tekrar o caminin önünden geçer. Bir de bakar o insanlar mezheplere bölünmüş, o insanlar diğer olan her şeye tahammülsüzleşmiş, savaşlara karışmış, kılıçla insan kesmiş, silahla insan vurmuş. Hz Vathi Kolpos'un başı öne eğilmiş, yüzündeki tebessüm kaybolmuş ve demiş ki; madem İslam bu zalimliklerin olmasına sebep oldu, bundan sonra "İslam" ümmetime haram olsun.

11 Haziran 2014 Çarşamba

Kutsal Bayrak

Şu kutsal bayrak Roboski'yi bombalayan uçağın üzerindeki bayrak değil mi?
Şu kutsal bayrak 1980'de bizleri evlerimizden alıp karakollarda, hapishanelerde işkence ederek öldürenlerin bayrağı değil mi?
Şu kutsal bayrak  6-7 Eylül 1955'te evlerimize, iş yerlerimize saldıranların bayrağı değil mi?
Şu kutsal bayrak Doğu bölgemizde köylerimizi yakanların bayrağı değil mi?
Şu kutsal bayrak Gezi'de bizleri yaralayan, öldüren polislerin bayrağı değil mi?
Şu kutsal bayrak Abdi İpekçi, Hrant Dink ve daha nice gazetecimizi öldürenlerin bayrağı değil mi?
Şu kutsal bayrak uğruna can verdiğimiz ama hiç bir hayrını göremediğimiz bayrak değil mi?
Şu kutsal bayrağın acaba neresi kutsal?

10 Haziran 2014 Salı

Q ne ayaq?

Şimi bu Qürtçedeki q'ları nerede qullanmamız nerede qullanmamamız gereqtiğini bilen bir Qürt var mı?
Qürtçe dilbisi qurallarına hâqim bir Qürt... Yoqsa şimdiliq tek dil tek vatancılara inat olsun diye qafamıza göre istediğimiz yerde mi qullanıyoruz? Bu qonuda alınmış bir örgüt qararı mı var? Politiq meseleler olsun, dil meseleleri olsun az çok meraqlı bir insan olaraq Qürt arqadaşlarıma soruyorum. Bu q harfini qullanma işini adabıyla mı yapıyorsunuz yoksa "biz de daha peq bilmiyoruz da maqsat ulusalcıları uyuz etmeq" mi diyorsunuz?

Son dönemde, sosyal medyada ota boqa q harfi qullananların bünyede uyandırdığı meraq nedeniyle qaleme alınmıştır. 

3 Haziran 2014 Salı

Tarafını seç...

22 Mayıs 2014 Perşembe

19 Mayıs 2014 Pazartesi

İyi polisler de var mı A.C.A.B.'a?

Tarabya'da cumhurbaşkanlığı köşkü olduğu için Tarabya Polis Karakolu'nun bahçesinde, meydanda,
caddede özel harekât polisleri görürüz bazen. Karakolun tam karşısında da bir gazete bayii vardır. Bu akşam tam gazeteciye yaklaşırken karşıdan iki özel harekâtçının hızla bayiye yürüdüğünü gördüm. Direkt gazetelerin durduğu ayaklı yerden bir gazete çektiler. Eğilip de aldıkları için bilinçli bir tercih olduğunu fark ettim. Ellerindeki gazeteye baktım, Sözcü'ydü. Çaktırmadan durup oyalanır gibi yaptım. Biri "ayıptır, günahtır daha çocuk ulan" diyordu. Diğeri ise "çocuk mocuk" deyip kestirip attı. Birincisi "ulan daha çocuk bee" dedi tekrar. Diğeri "çocuk mocuk ben anlamam" dedi bu kez. Anladığım kadarıyla biri polisin tavrına itiraz ediyor, diğeri tavrı savunuyordu. Bu adamlar özel harekâtçı. Çevik kuvvet falan bunların yanında tıraş kalır. Geçmişlerindeki malum pislikeri düşünmek bile istemiyorum. Zaten her gördüğümde tüylerim diken diken olur. Yanlarından uzaklaşırken düşündüm. Şimdi bunların biri iyi diğeri kötü mü yani yoksa en iyi polisin de anasının amına kadar yolu mu var? Bence var o yol da yine de küçük bir insaniyet kırıntısı görmek, düşündürtüyor işte. 

15 Mayıs 2014 Perşembe

Sonra unutmayalım diye

Galip Öztürk
Metro Holding Yönetim Kurulu Başkanı 


14 Mayıs 2014 Çarşamba

13 Mayıs 2014 SOMA....


13 Mayıs 2014 Salı

Sıkıntı var

Bir filmde, sahtekâr bir karakter oynasa tamam da Coşkun Aral Arçelik reklamında kendisini oynuyor.
"Uçağı kaçırdım, TV önünde belgesel çekiyorum" diyor.

"Kaç para aldı da bu rolü kabul etti" dediğimiz için romantik salak sosyalist oluyoruz, oynadığı karakter nedeniyle film galasında Erol Taş'ı taşlayan zihniyetle aynı kefeye konuyoruz hatta.

Hitler rolü oynamakla aynı şey değil bu. Bu reklamın derinliklerinde bir sıkıntı var.

5 Mayıs 2014 Pazartesi

1 Mayıs

1 Mayıs günü sabah erkenden kalktım, duşumu alıp temiz bayramlık kıyafetlerimi de giyerek yola koyuldum. Malum, 1 Mayıs işçi bayramı. İstanbul'da tatil günlerinde genellikle tercih edilen yerlerden biri olan Taksim'e gitmeye karar verdim. Taksim'e çıkarım, biraz İstiklal caddesinde yürürüm, belki bir yerlere girer bir şeyler içerim, belki de bir kızla tanışırım diye düşündüm. Evimin önünden minibüse bindim ve metro durağına kadar gittim. Maslak'tan metroya binip Taksim'de inecektim. Metroya bindim, kısa bir süre sonra metroda şöyle bir anons yapıldı ''seferimiz Hacıosman Levent arasında yapılmaktadır''  ''Bu ne lan!'' diye düşündüm. Neyse dedim, bayram günü moralimi bozmayayım. Levent'te indim. Tekrar bir otobüse biner öyle giderim diye düşündüm. İlk gelen otobüse atladım. 1 Mayıs'ta hükümetimizin bizler için hazırladığı ikinci sürprizi yaşadım, otobüsler Zincirlikuyu'ya kadar çalışıyordu. Zincirlikuyu'da inmek zorunda kaldım. Dini bayramlarda toplu taşımaları ücretsiz yapanlar işçi bayramında toplu taşımaları sınırlamıştı. Metroda da, otobüste de akbilimden tam para düşmesine rağmen yarım hizmet alabildim. ''İlginç'' Şişli tarafına yollar kapalıydı, yürüyerek gitmeye karar verdim. Otobüsten indikten sonra 50 mt yürüdüm ve Esentepe tarafında bir gaz bulutu gördüm, hükümetimiz bizler için eğlence düzenlemişti. Öyle mutlu olmuştum ki anlatamam. Gözlerim yaşardı, nasıl ağladım anlatamam. Taksime çıkabilmek için biraz direndim ancak Çağlayan'a kadar gidebildim. Neyse dedim, hükümetimiz Taksime gitmemizi istemiyorsa vardır bir bildiği. Bu 1 Mayıs'ta da Beşiktaş'ta eğleneyim dedim. Yürüye yürüye Balmumcu'ya kadar geldim. Bir de ne göreyim,  aynı kutlamalardan Barboros bulvarında da var. Gene mutluluk gözyaşları, tomalardan terleyenleri serinletmek için sıkılan tazyikli sular filan eğlene eğlene Beşiktaş meydana vardım. Beşiktaş meydanı çok güzeldi. Meydandaki CHP binasından müzik yapıyorlardı. Oraya ilk vardığımda Bandista çalıyordu. Bu sefer gözlerim doğal, katkısız yaşardı.  CHP insanlık namına güzel bir şey yapıyordu, çok mutlu oldum. Saat 6 civarı CHP binasından 4-5 kişi konuşma yaptı. Adını hatırlayamadığım ''CHP bilmem neyi bilmem nesi bilmem kim'' diye sunulup konuşma yapan biri '' adını ve görevini hatırlayamadığım için özür dilerim'' konuşmasını şöyle tamamladı '' 11 saattir kırk bin polisle verdiğiniz mücadeleden dolayı sizleri kutluyorum.  Bu mücadeleyi siz kazandınız, kırk bin polise ders verdiniz. Şimdi dağılıyoruz'' Dağılıyoruz mu? ''Niye ki'' diye düşündüm. Yani buraya bizi sen mi topladın ki dağılmamızı sen söylüyorsun. Bu önerisi çok tuhaf geldi bana. Yarım saat geçmeden de sırf benim bulunduğum yerde 20 - 25 tane temizlik işçisi yerleri süpürmeye başladı.  Yani Beşiktaş CHP orada dağılıyoruz hissini vermeye çalıştı. Belki bir miktar başarılı da oldu. Yani Beşiktaş CHP Bandistayı neden çaldı ki? Hükümet karşıtı olarak bildiğimiz CHP en azından Beşiktaş'ta Bandista eşliğinde AKP bayrağı salladı. Beğenmediğimiz kalın kafalı AKP bile kimleri kandırabileceğini iyi biliyor. Siz kimi kandırabileceğinizi bile bilmiyorsunuz. Beşiktaş CHP'nin bu samimiyetsiliği mide bulandırıcıydı  ve eminim oradaki herkes tarafından hissedildi. Neyse, bu 1 Mayıs herkes bir şeyler öğrendi. Umarım bir daha dini bayramlar öz bayram, 1 Mayıs işçi bayramı üvey bayram muamelesi görmez. Hayatımızın her gününün bayram tadında geçmesi ümidi ile.

30 Nisan 2014 Çarşamba