30 Mayıs 2012 Çarşamba

Sıradan bir akşam - 2


İşten çıkmaya hazırlanıyordu. Arkadaşlarından biri elleri paketlerle dolu bir şekilde karşısına dikilip beş lira istedi. Paketlerle gidip para çekmesinmiş, o versinmiş de o ona yarın verirmiş. Elini ceplerine attı, on lira. Uzattı verdi. Arkadaşı sordu, “başka paran var mı” diye, “var” dedi. Yoktu. Yarım saat sonra işten çıkıyordu ki parası olmadığını hatırladı, o da başkasından istedi. Beş lira aldı.

Çifte Vav Sokağı’nı çıkarken yağmur başladı hafiften. Başını örttü, bunalıp hemen açtı. Adımlarını hızlandırdı, bu kez de ter bastı. Yavaşladı. Metroya indiğinde her zamanki müzisyen tayfasından kimseyi göremeyince huzursuz oldu. Her akşam durup dinlerdi.

Trene inen karşılıklı iki merdivenin son basamaklarında karşısında o güzel gazeteci kadını gördü. Bir süre baktı, sonra kafasını çevirdi. Kadın da onu süzüyordu kafasını çevirdiğinde. Tam vaktinde çevirmişti kafasını. “Seni tanıyorum ama ağzına da düşmüyorum.” zaferiydi bu. Kadın ondan önce çevirseydi kafasını, kaybedecekti.

Trene binip çantasındaki kitabı çıkardı. Çok zorlanıyordu okumakta ama inat etmişti, bu kitap bitecekti. Yavaş yavaş da ısınmıştı aslında kitaba. Kafasını bir an kaldırdı ki dünyalar güzeli bir kadınla göz göze geldi bu kez. İnce uzun, mini etekli esmer, düz saçlı. Tek kusuru, dinlediği müziğin sesi fazla açıktı. Bir erkek olsa çoktan ters bir bakış atmıştı. Hayır hayır, o kimseye öyle bir bakış atamazdı, çekinirdi. “Leş gibi de kokuyorum” diye geçirdi içinden. Dün yine banyo yapmaya heveslenmiş, yine üşenmişti. Son banyosunu ne zaman yaptı, kendi bile hatırlamıyordu. Sevmezdi yıkanmayı. Kadının kokuyu almaması için dua etti. Bildiği tek dua olan Sübhaneke’yi okumadı ama. “Ulan inşallah kokumu almaz” gibi daha basit ve anlaşılır bir duaydı okuduğu.

Kitaba döndü. Solundaki kadına dönüp bir kere bile bakmadı ama kafasını her kaldırdığında bütün trenin kadına baktığını fark ediyordu. Kafasını her kaldırışında da gözler ona dönüyordu, “biz aslında kadını kesmiyoruz” gözleri… “Kadını kesmiyorsunuz da beni mi kesiyorsunuz eşşolueşşekler” dedi içinden, kitaba döndü. Levent durağından sonra kadın müziği kapadı. Belki rahatsız ettiğini anlamış, belki müzikten sıkılmıştı. Sonra kitapla ilgilenmeye başladı o da. Adını okumaya çalışıyordu da niye? Adını öğrenince ne geçecekti eline?

Normalde okuduğu kitapları ortalıkta tutmaz, ortalığa çıkarmak zorunda kalırsa tersi gözükecek şekilde tutar, bazen de gazeteye sarardı. Adının görünmesinden hoşlanmazdı. Ama yanındaki dünyalar güzeli için bir kerelik kaideyi bozdu. Kitabın sağ sayfasını okurken ön kapağı hafif kaldırdı. Kadın kitabın adını okudu: Anayurt Oteli.

Kitaba konsantre olamıyor, kadının tepkisini ölçmeye çalışıyor ama dönüp de bakamıyordu da. Sanki kadın bir şeyler diyecek gibiydi, demedi. Son duraktan bir önce de indi. Son durakta o da indi. Gazeteci kadını aradı gözleri. Aynı yerde oturduklarını biliyordu, göremedi. Adımlarını hızlandırdı. 7 katlı metrodan çıktığında hemen otobüs duraklarını kesti. Onun muhitine giden tek otobüs vardı, saatleri seyrek… Yine yoktu ortalıkta. Bulunduğu caddeden minibüs de seyrek geçiyordu. Bir sigara yakmanın tam zamanıdır deyip ateşlerken minibüsü gördü köşedeki ışıklardın. Siktiri çekip yere attı sigarasını.

Üç kişi binmişlerdi. Şoföre parayı ilk uzatan olduğu halde şoför en son onun parasını aldı. Sinir oldu. Aklınca cezasını kesti hemen şoförün. Bir yolcuyu indirip de tam gaza basacakken “çiçekçide inecek var” dedi. Şoför ani bir fren yapıp ani de bir bakış attı. Umursamadı. İçinden “demin de ben sana küfür ettim” dedi.

Kendi olmasa da adı İstanbul’un en sosyetik semtlerinden birindeydi evi. Üçer beşer bin dolarlık kirası olan evler arasındaki 4-5 gecekondumsu evden birinde oturuyordu. Yokuş aşağı inerken o yüksek güvenlikli evlerin bahçelerinde bir kere bile kimsenin oynadığını görmediği futbol ve basketbol sahalarını kesti. “Allah belanızı versin” dedi bu kez yüksek sesle. Şimdi tek başına da olsa neler vermezdi o sahalarda olmak için. Deli danalar gibi bir o yana bir bu yana koşturur dururdu saatlerce.

Eve girip üstünü çıkarırken kendinden beklenmeyecek bir hareketle bir anda çırıl çıplak kalıp kendini banyoya attı. Üstlerinde mavi ve kırmızı renk olmayan musluklardan birini çevirip uzun süre suyun ısınmasın bekledi. O kadar nadir giriyordu ki banyoya, yine yerlerini karıştırmıştı. Diğer musluğun sıcak su olduğunu anladı. Yalap şap yıkandı her zamanki gibi. Büyüyen göbeğini avuçladı. Artık buna da bir çare bulmalı dedi, kim bilir kaçıncı kez.

Banyodan çıkıp kurulandı ve çalışma masasına oturdu. Ne zamandır yazmıyor, yazamıyordu. Yolda tasarladığı yazıya başladı.

İşten çıkmaya hazırlanıyordu. Arkadaşlarından biri elleri paketlerle dolu bir şekilde karşısına dikilip beş lira istedi. Paketlerle gidip para çekmesinmiş, o versinmiş de o ona yarın verirmiş. Elini ceplerine attı, on lira. Uzattı verdi. Arkadaşı sordu “başka paran var mı” diye, “var” dadi. Yoktu. Yarım saat sonra işten çıkıyordu ki parası olmadığını hatırladı, o da başkasından istedi. Beş lira aldı...

2 yorum:

  1. Nefis bir yazı :)


    "Büyüyen göbeğini avuçladı. Artık buna da bir çare bulmalı dedi, kim bilir kaçıncı kez."

    :)))))

    YanıtlaSil
  2. Teşekkürler, o sizin nefisliğiniz :)

    YanıtlaSil